İkinci güne başlarken öyle pek de bitik hissetmiyordum kendimi. Sabah kahvaltı için yan komşudaydım. Biraz tembellik edince, bisikletin üzerinde yerimi almam 9:30’u buldu. Bu günün ilk 40 km’lik kısmı, taş kamyonlarının mahvettiği asfaltımsı yollarla, stabilize/çakıllı yollarda geçti. Köyden çıkar çıkmaz, daha 1 km bile olmamıştı ki, ara yolda, bisiklet üzerindeki ağırlığımı lastiklere eşit dağıtmak için ayakta giderken, arka tekerden gelen “pof!” sesiyle durmak zorunda kaldım. İnip baktığımda, arka lastiğimin, bıçak gibi keskin çakıllar tarafından, yanak kısmından yarıldığını gördüm.

Keskin taşlar ve yarılan lastik.

Yarılan lastiğimle yola devam edebilmek için “boot” etmem gerekli. Burada, nereden aldığımı hatırlayamadığım bir tavsiye günü kurtardı: küçük pompamın etrafına, bir kaç tur gri bantlardan sarmıştım. Bu bantları, lastiğin içine yamayarak, iç lastiğimi de değiştirdikten sonra (yama yapılacak durumu yoktu, oldukça büyük bir yarık açılmıştı) tekrar şişirip yola devam ettim. Fakat, çok geçmemişti ki, arka lastiğimin tekrar indiğini farkettim. Herhalde “boot” pek işe yaramamış olaacaktı ki, tekrar lastik patlamış ve tekrar inmişti. Lastiği tekrar tamir ederek, yola tekrar devam ettim. Tekirdağ cezaevi’ni geçtiğim noktada, bir benzinci gördüm, ve durup, yanımdaki küçük adaptörle lastiğimi doğru düzgün şişirmeye karar verdim; fakat durduğumda gördüm ki, o minik adaptörü de kaybetmişim.

Presta-Schrader dönüştürücü. Yani, bisiklet lastiğini benzincide şişirme aparatı.

Yapacak bir şey yoktu, bu şekilde devam etmeliydim, en azından bir sonraki bisikletçiye kadar. İşin kötü yanı, bir süre daha taşlı çakıllı yollardan gitmem gerekiyordu. Biraz ileriden, Yağcı köyü yönüne döndüm. Köyün içine girdiğimde, arka lastiğim yine beni yavaşlattığını farkettim. Durduğumda, içinde en fazla 20 PSI (normalde en az 80 PSI olması gerekli) basınç kalmıştı. Yine lastiği çıkardım, iç lastiği değiştirdim, yine şişirdim. Kollarımda bacaklarımdan daha çok laktik asit birikmişti lastik şişirmekten. Köyden sonra, oldukça az bir mesafem kalmıştı asfalta, ancak bu az mesafede, bir kez daha indi lastiğim. Bu kez durup lastiği sökmedim. Şişirdim, ve asfalta kadar 2-3 km daha bu şekilde devam ettim. D110 yoluna bağlandığımda, lastiğimin tekrar indiğini gördüm. İlerideki bir benzincide durup, hem yemek yemeyi, hem de bu problemi çözmeyi planladım. Köfteleri mideye indirdikten sonra, tekerleğimi söküp, sebebi aramaya başladım. Lastiğin iç kısmını elimle kontrol ettiğimde, boyu neredeyse 2 cm’ye varan bir zımba telinin girdiğini farkettim. Onca zamandır kollarımı yoran şey aslında buymuş, boot oldukça sağlammış. Ders 1: Her patlaktan sonra, kesinlikle dış lastiğin iç kısmını el ile kontrol etmek gerekli. Yoksa, daha önce lastiğin patlamasına yol açan her ne ise, tekrar patlatabilir.

Tekirdağ’dan hemen sonraki tırmanışın etrafından dolaşmıştım bu kötü yollardan geçerek, bu yüzden nispeten rahat edecektim sınıra kadar olan yolumda. Fakat daha Malkara’ya varamadan canım çıkmıştı. 30-40 metrelik tırmanışları ciddiye almamış tırmanıştan saymamıştım; oysa ki birleştiğinde oldukça yorucuydular. Ayrıca karşımdan da çok ciddi rüzgar esiyordu, en az  20 km/s olduğunu tahmin ediyorum. Bu ikisi birleşince, ortalama hızım oldukça düştü, ve ona rağmen beklediğimden çok daha fazla yoruldum. Fiziksel yorgunluktan çok, özgüven kırıcı rüzgar işi, ve moralini bozuyor. Bu zor durumda bile morali bozmamak, durumun bilincinde olup pedallara abanmaya devam etmek çok önemli. Bu tür zor durumlarla kalındığında öyle bir an geliyor ki, yılıyor insan, bırakmak istiyor. Ders 2: İşte bu anda durmamak, geçeceğini, durumun normal olduğunu kabullenmek gerekli.

Malkara girişinde, soğuk kahve ve gofretle hayata tutunmaya çalışırken.

Rüzgar ve inişli çıkışlı yollar canıma okurken, bir yandan da kötü durumdaki arka lastiğim aklımdaydı hala. Bir umut, eli yüzü düzgün bir arka lastik bulmak için Keşan’a girmeye karar verdim.  Fakat planlarımı yaparken, Keşan’ın merkezine gidebilmek için 70 m kadar irtifa tırmanmak gerektiğini atlamışım. Bir kez ana yoldan ayrılmış oldum, ve tırmandım dar ve dik bir yokuştan Keşan’a doğru. Keşan’ın tek bisikletçisinde ise kullanabileceğim ölçülerde bir lastik olmadığını öğrendim. Doğru düzgün iç lastik bile yoktu, yine de ağır ve kalın da olsa, yolda kalmamak için bir iç lastik aldım, zira Malkara’dan beri yol çalışmaları yüzünden, oldukça kötü zeminlerde sürmek zorunda kalmıştım, ve yamalı iç lastiğim dayanmayabilirdi. Bir şekilde İpsala hududa kadar geldim. İpsala’ya kadar, karşıdan esen rüzgar hiç kesilmedi ve azalmadı.

Bisikletle sınır geçişi konusunda da bilgi vereyim. Sadece pasaport ve vize/oturum izni gerekli. Bisiklet için herhangi bir evrak gerekmiyor. Eğer yurtdışında oturum izniniz yoksa, Türk hudut kapısından 15 TL verip bir yurtdışı çıkış pulu alınıyor. Polis amcalar pasaporta çıkış damgasını vurduktan sonra, herhangi bir arama olmaksızın, Yunanistan sınır kapısına doğru 2 km’lik, bolca köprüden oluşan bir yol geçiliyor. Yunan sınır polisi de herhangi bir arama yapmadı. Sadece nereye gittiğimi, ne kadar kalacağımı sorup, giriş damgamı bastı, ve yoluma devam ettim. Yunan polisinin vardiya değişimine denk geldiğim için fazladan 45 dakika kadar bekledim ben, ancak böyle bir durum olmasa 15 dakika içinde işim biterdi. Sınır kapısının çıkışında, bisikletle gidenler, düz devam edip otoyola girmemeli, zira Yunanistan’da da, bizdeki gibi otoyollarda bisiklet kullanmak yasak. Zaten yasak olmasa dahi, zevksiz yollar otoyollar, tatlı virajlarla, çok nadir araba geçen küçük yollardan geçmek her zaman daha zevkli. Yunanistan’ın benim gördüğüm kesimlerindeki köy yolları, bizim ana arterlerimizden bile çok daha kaliteli asfalta sahip. Tüm bu sebeplerden dolayı, sınırdan çıkınca, sağdan yan yola giriyorum. Bu yol, bir süre otoyola paralel olarak gitse de, birkaç km sonra ayrılıyor, ve güneş yavaşça batarken, Meriç Deltası’ndaki küçük Yunan köylerinden geçerek geceleyeceğim Alexandroupolis’e doğru gidiyorum.

Kipi sınır kapısının çıkışında, bisikletlerin girmesini yasaklayan tabela.

Feres’e geldiğimde güneş batıyor, ve Alexandroupolis’e karanlıkta girmek durumuda kalıyorum. Burada 3. Ders geliyor: her zaman için karanlıkta kalma ihtimalini göze almalısın. Her turda yanında ışık bulunmalı. Yola çıkmadan önce ikilemde kaldığım şeylerden biriydi ışık konusu, 250 gr fazaldan taşımak istemiyordum yanımda. Herhangi bir şekilde karanlıkta yol almayı da planlamıyordum, ancak gördüm ki, iyi ki de yanımda ışık almışım, aksi takdirde, bu günün son 25 km’si oldukça tehlikeli bir hale gelebilirdi. Alexandroupolis’e girdiğimde, ilk olarak yemek yiyecek bir yer aranıyorum, ancak uygun bir yer göremeyince, otele gidip, resepsiyondan yardım istemeye karar veriyorum. Otel, iki sokak ötemde, zaten Alexandroupolis de çok küçük bir yer. Resepsiyonist, istersem odama pizza sipariş edebileceğini söylediğinde, en kocaman bacon’lı pizzayı seçip, bisikleti resepsiyonun bir köşesine bırakarak odama çıkyorum. Pizzayı beklerken duşumu alıyorum. Pizzacının “Giant Offer” ı, 6 kişilik devasa bir pizza olarak kapımda beliriyor. O koca pizza 15 dakika içerisinde midemdeki yerini alıyor, ve beklemeden, erkenden uyuyorum.

Anca yeten 6 kişilik pizza ve 2,5 l’lik pepsi.