Sabah, yataktan çıkmak tabii ki zor oldu, hangi gün kolaydır ki? Kalktım, yatağın üzerindeki eşyalarımı çantalara yerleştirdim ve kahvaltı için lobiye indim. Açık büfe kahvaltıdan kast edilen iki dilim peynir, biraz tereyağı ve reçel ve birkaç dilim ekmekten oluşan kahvaltımı ettikten sonra, daha önceden, harita üzerinde işaretlediğim, bike-center isimli mağazaya uğradım, önceki gün yarılan arka lastiğimi değiştirmek için. Bike-center, Alexandroupolis için çok ciddi bir imkan bence. Selanik-İstanbul arasındaki tek Shimano yetkili servisiymiş. Burada, arka lastiğimi bir Continental GP 4000 II S ile değiştirdim. Aslında yarış amaçlı bir lastik olduğunu biliyorum, ve gerçekten şimdiye kadar gördüğüm en yumuşak hamura sahip; ancak Selanik’te birkaç yüzeysel çizikten başka bir hasar almamıştı, ve Alexandroupolis’te şişirildikten sonra hiç patlamadı. Zaten Transcontinental Race yarışçılarından aldığım yorumlar hızlı olduğu kadar dayanıklı da olduğu yönündeydi, bunu ben de 300 km den fazla yol yaparak doğrulamış oldum.

Hem telefonla konuşuyor, hem lastiğimi değiştiriyor.

Lastiği değiştirdikten sonra, vakit kaybetmeden, Makri yönüne doğru pedallamaya başlıyorum. Yol, Makri’ye kadar, neredeyse tamamen düz, ve trafik yok denilecek kadar az. Makri’deki kavşaktan sonra ise, yılan gibi kıvrımlarla, 270 m irtifaya tırmanılıyor. Burada yol, alttan geçen otoyola, yılan gibi sarılmış durumda. Dağların arasından, neredeyse hiç değişmeyen, tatlı bir eğimle tepeye tırmanıyor, ve daha sonra otoban kenarındaki yan yollardan, Komotini ve Xanthi’nin bulunduğu ovaya iniyorum. Geçtiğim yol, Roma İmparatroluğu zamanında, şu anda Arnavutluk’taki Durres kentinden, İstanbul’a kadar giden Via Egnatia’nın üzerine kurulmuş, hala da kalıntıları yol kenarlarında görmek mümkün.

Via Egnatia, Adriyatik’ten İstanbul’a uzanan eski yol.

Bu bölgedeki nüfusun çoğunlukla Türk olduğunu daha önceden öğrenmiştim. Google Street View’daki araştırmalarım sırasında gördüğüm minarelerle farketmiştim önce bunu. Sonra bir şekilde, şu anda yunanca olan köylerin isimlerinin türkçelerini de bulmuştum. Buradaki Türkler, genellikle çiftçilik yapıyorlar, ve Türkiye Trakyası’ndakinin aksine, pamuk ve tütün ekiyorlar. Venna(Demirbeyli) köyünde, bir türk limonata markasının afişlerini görünce, “Merhaba!” diyerek giriveriyorum hemen. Bakkalın sahibi, eşi ve oğlu ile sohbet ediyorum bir süre. Aslında bir 10 km var planlanmış molama, ancak memleketten haber soran insanları görünce biraz daha erken vermeye karar veriyorum molamı. Önceki hafta, aynı bakkalda, başka bir Türk bisiklet grubu da mola vermiş. Kalktığımda ısrarla benden para almıyorlar. “Sen misafir sayılırsın, nasıl alırım?” diyor bakkalın sahibi. Kan şekerim az önce içtiğim kola sayesinde yükselmiş ve müteşekkir olarak devam ediyorum yola. Bu bölgede, yol dümdüz.Tren raylarını aşmak için tırmanılan küçük geçitler hariç, TT pozisyonunda, dirseklerim gidonda pedallıyorum.

Dandik karbonhidrat dolu öğle yemeği. Kolalar hep normal. Şekersiz herşey yasak bisiklete binerken.

Dandik karbonhidrat dolu öğle yemeği. Kolalar hep normal. Şekersiz herşey yasak bisiklete binerken.

Komotini’ye varmam 13:00’ü buluyor. Küçük bir Rus şehrini andırıyor burası, şekilsiz apartmanlar ve gri. Halkın yarısından çoğu Türk kökenli, bu yüzden hanımların çoğu başörtülü. Anladığım kadarıyla, tüm Türk diasporasında olan dindarlık, Yunanistan’a da hakim, insanlar dini kimliklerini öne çıkarmaya çalışıyorlar sanki. Çöpburger’imi yedikten sonra evdekileri arıyorum. Çok oyalanmaya vaktim yok, çünkü şehrin çıkışındaki Lidl’da, yolda tüketmek için yiyecek/içecek takviyesi yapmalıyım. Herhalde hamburger biraz küçük gelmiş olacak ki, Lidl’da da bir soğuk kahve, frambuaz ve çikolata gömüyorum. Fiyat performansı en yüksek yerler bu tür süpermarketler. 10 € un altına, 1000 kcal’dan fazla satın alıyorum. Enerji depolarını (tabii ki geçici olarak) doldurduktan sonra, Fenari/Porto Lagos yönüne doğru dönüyorum.

Sporun ve sporcunun dostu Lidl süpermarketleri. Porto Lagos yolu, 2. km'de.

Sporun ve sporcunun dostu Lidl süpermarketleri. Porto Lagos yolu, 2. km’de.

Gittiğim yol, bir kanalın yanından geçiyor, ve yol kenarı çalılarla kaplı. Bu, karşı çaprazdan gelen rüzgarı bir parça azaltıyor. Aslında halimden oldukça memnunum, 30 km/s civarında bir ortalamayı tutturabiliyorum, ve çok da yorgunluk hissetmiyorum. Vistonida gölü sağımda görününceye kadar, tamamen düz ve sıkıcı olan bu yolda kendi kendime konuşarak sürüyorum.  Porto Lagos ise bambaşka bir hadise. İstanbul’daki göllere çok benziyor: denizle arasında sadece bir kaç metrelik kara parçası var. Muhteşem bir milli park, gri balıkçıllar, pelikanlar her yerde. Ne yazık ki durup vakit geçirme şansım yok, yola devam etmeliyim.

PortoLagos2

Porto Lagos’ta, deniz üzerindeki küçük kilise.

Porto Lagos-Xanthi yolunda, karşımda duran Rodopların tepesinde kara bulutlar toplanmaya başlamıştı. Zaten günün hava tahmini yağmur geçişleri olabileceğini söylüyordu, ancak hızlı davranırsam kaçabileceğimi düşünmüştüm. Planıma göre, Xanthi’ye hiç girmeyip, aradaki bir yoldan hemen Petrochori yönüne dönecektim. Bu ara yolun ayrımına yaklaşırken gök gürlemeleri de duyulmaya başladı. Ara yoldaki ortalamam, ıslanma ihtimalinin verdiği heyecandan dolayı benim standartlarıma göre inanılmazdı: 35,2 km/s. Tüm bu performansıma rağmen, tam bu arayolun bitişinde yağmur başladı. Önce, bu yağmurda devam etmeyi düşündüysem de, yağış miktarının pek de az olmadığını farkedince, hemen yakındaki otomobil satış merkezinin garaj girişine sığınıp, yağmurun dinmesini bekledim.

Yağmurun dinmesi 15 dakikayı buldu. Neredeyse hiç ıslanmadan atlatmıştım. Bu bekleme süresini de, kanımdaki glikoz seviyesini yedek çikolatalarımla yükseltmek için kullandım. Yerler ıslak olsa da, yağmur diner dinmez, biraz da hemen açan güneşin ciciliğiyle, Kavala yolunun son kilometrelerine başladım. Xanthi’den çıktıktan hemen sonra, Nestos (Karasu) Nehir geçişi var. Mükemmel bir manzara. Nehrin verimliliğinin getirdiği doğal canlılıkla, gökkuşağı altında mükemmel bir deneyimdi. Askeri bölge olduğundan, herhangi bir fotoğraf çekemedim ne yazık ki. Buradan biraz ileride, yerdeki sular kurumaya başlamıştı. Bunu fırsat bilerek, ıslanan çoraplarımı değiştirdim.

Çorap değiştirme molamı fırsat bilerek, benimle Kavala'ya gelmek isteyen salyangoz kardeş.

Çorap değiştirme molamı fırsat bilerek, benimle Kavala’ya gelmek isteyen salyangoz kardeş.

Buradan, Kavala’ya kadar, yine olabildiğince aerodinamik bir pozisyon alıp, abandım pedallara. Yağmur, tazelik getirmiş olacak ki, Nea Karvali’ye kadar, 35 km/s’ten fazla bir ortalama ile yaklaşık 20 km gittim durmadan. Hava kararmadan Kavala girişindeyim. Şehrin girişindeki mülteci kampının kapısında nöbet tutan polisler “Nibali! Nibali!” diye bağırıp elleriyle pedal çevirme hareketi yaparak yarı dalga geçip yarı destek veriyorlar, sağolsunlar.

Kavala, beni günışığı ile karşılıyor.

Kavala, beni günışığı ile karşılıyor.

Kavala’nın bu yönden girişi, göz korkutan bir eğime sahip, bolca virajlı, ama denize hakim bir yoldan. Zaten bitik kaslarıma son darbeyi vursa da, su kemerini gördüğüm o son viraj, hepsini unutturuyor. Kavala içeriden çok küçük, üst üste bir şehir gibi gelse de, buradan bakınca Amalfi kıyıları gibi gözüküyor. Böbrek taşı döktüren arnavut kaldırımlı yollardan geçiyorum, bir pizzacıya kurulup en büyük boydan bir pizza ve tabii ki kola söylüyorum. Bu sırada yağmur başlıyor tekrar, Xanthi’den beri kaçtığım bulutlar ancak gelebilmiş olmalı buraya. Pizzacıda, bu yağmur yüzünden biraz fazlaca oturmak zorunda kalıyorum. Küçük bir marketten akşam için meyve suyu, meyveli yoğurt ve çikolata alıp, sahil şeridindeki otelime gidiyorum. Bisikletimi, lobiden yukarıya çıkan bir merdivenin altına kilitleyebileceğimi söylüyorlar. Odama çıkıyorum, sıcak bir duş, biraz daha yiyecek, ve tabii ki erkenden uyku.